Comma Translation

Project part-funded by the European Union

Liverpool 1

by Catherine Selby. Translated by Ceren Kıran

Hepsi sigaralarını bu cadde üzerinde içer. Sabah yedide işe başlarım, buradan da genellikle yediye çeyrek kala geçerim. Dışarıda dikiliyorlar. Gençler dükkân camlarını siliyorlar. Fırında çalışan kadının elinde sigara, koltukaltına kadar una bulanmış. Yediye on kala bar temizlikçisi sönmüş sigarasıyla yerleri içeriden dışarıya doğru paspaslar ve sonra da kapının önünde dikilerek sildiği yerlerin kurumasını bekler.

İşe gitmeden önce geçtiğim son yol burası. Bombalanmış Kilisenin1 tam karşısından dönüyorum. Büyükannem ve büyükbabam, bombalanmadan önce bu kilisede evlenmişler. Annemdeki fotoğrafta bu kilisenin önünde duruyorlar. Üzerinde krem rengi bir elbise olan büyükannem ve tüm aile taş basamaklarda dikiliyorlar. Taşların arasındaki yosunu görebilirsiniz. Yosun olduğunu hemen anlarsınız çünkü siyah-beyaz fotoğraflarda yeşil tuhaf bir renk olarak görünüyor.
Kilise şimdi yemyeşil. İçerisi bahçe gibi. Küçükken, bir sabah gidip görmüştüm. Fenerleri ve ortasında küçük bir havuzu var. Her şeyin eskiden nasıl olduğunu görebilirsiniz. İçerisi yok olmuş olsa da hâlâ bir kilisede olduğunuzu hissedersiniz. Fotoğrafın çekildiği basamaklar da hala orada. İnsanlar bugün bile içeri girebilsinler diye basamaklar kilisenin dışına kadar çıkıyor. Annemle babam Nikâh Dairesi’nde evlenmişler, ama eğer bir gün ben evlenirsem, bombalanmış kilisede evlenmek isterim. Tıpkı büyükannem ve büyükbabam gibi. Annem hep yufka yürekli olduğumu söyler.

Bu yolun sonunda yer alan tren istasyonundaki sandviç büfesinde çalışıyorum. Sabahları işe gidenlere, günün geri kalanında da ziyaretçilere hizmet ediyoruz. Burası hattın sonu olduğu için insanlar genellikle buradan aktarma yapmazlar. Biz capuccino satmayız. Ancak avlunun diğer tarafında bir kafe var, orası capuccino satıyor.

İstasyonda büyük bir saat var. Buranın özelliği sayılır. Devasa bir şey. Bilet gişesinin karşısındaki çatının altında bir kavis çizer. Buna rağmen insanların bize sürekli saati sorması çok sinir bozucu.

İstasyonun diğer tarafındaki kafede sabah mesaisinde çalışan bir kız var. Adı Kathy. Yaka kartında yazıyor, oradan biliyorum. Daha önce selamlaşmıştık. Çoğunlukla molalarımız aynı zamanlara rastlıyor. Molalarında sigara içiyor. İçeride sigara içmek yasak olduğu için istasyonun arkasındaki taksi şoförlerinin olduğu yere gitmek gerekiyor. Taksi şoförleri, her an işe hazır ve müsait olduklarını göstermek için arabalarının motorunu kapatmazlar. Duman ve tüm binalardan yayılan beton tozlarından oluşan bulut taksi sırasının önünü kaplar.

Avlunun oradan geri dönerken Kathy’ye selam veriyorum. Bana gülümsüyor. Gülümsemesi çok hoşuma gidiyor. Ben ona merhaba derken gülümsüyor, sanki gülümsemek onun selam verme şekliymiş gibi. Molalarımı onun kafeden çıktığını görünce almaya çalışıyorum.

Kathy’nin parlak kızıl saçları, ayak bileğinde dövmesi ve yanağında piercingi var.
Bir sabah annemden bir paket sigara çaldım ve on bir buçukta Kathy’nin orada sigara molası vereceğini bildiğim için istasyonun arkasına doğru yürüdüm. Duvara yaslanmış, ağzından duman çıkararak arabaları izliyordu. Güzel görünüyordu.
Ateşi olup olmadığını sordum, benim için çıkardı fakat sigarayı yakmak uzun sürdü, çünkü hava rüzgârlıydı ve ben içime çekmeyi hep unutuyordum. Nihayet yakabildiğimde rüzgâr, ağzımdan çıkan tüm dumanı gözlerime doğru savurdu. Kathy o sırada tekrardan arabaları izlemeye koyulmuştu, bu halimi fark ettiğini sanmıyorum

“Şu kafede çalışıyorsun değil mi?” diye sordum.
“Evet.”
“Nasıl gidiyor peki?”

“Fena değil,” diyerek omuz silkti. Ne diyeceğimi bilmeyerek kafamı çevirdim. Sadece kızlarda olan o yumuşak, tatlı aksana sahipti. Diğer tarafa döndü.

“Yine de sıkıcı değil mi? Çalışmak her zaman sıkıcı. Özellikle de tren istasyonundaki küçücük bir kafede. Ne demek istediğimi anlıyor musun?”
Aslında anlamıyordum. İşimi oldukça seviyordum. Cumartesiler hariç her gün eve üçte dönebiliyordum ve önümüzdeki ay maaşıma zam alacaktım. Beraber çalıştığım insanlar iyi çocuklardı ve bence en önemlisi ise birlikteyken eğlenmemizdi. Hatta patronumuz bile iyi sayılırdı. Bir iki ay sonra süpervizörlüğe terfi için başvurmayı düşünüyordum.

Hâlâ yanıp yanmadığından pek emin olmadığım sigaramdan bir nefes çekmeye çalışarak “Evet” dedim.

“Sadece yaz dönemi için burada çalışıyorum,” diye devam etti.
“Ondan sonra ne yapacaksın peki?” diye sordum.

“Üniversiteye gideceğim. Moda tasarımı okuyacağım. Umarım Londra olur. Tabii eğer notlarım iyi olursa. Liverpool’dan kurtulacağım. Burada bana göre bir şey yok. Kimse hayatının sonuna kadar bir kafede çalışmak istemez değil mi?” Sigarasını bitirdi, yere attı ve üzerine bastı. Olduğu yerden kıpırdamamıştı. “Sen ne yapacaksın?” dedi bana bakarak.

Bu hafta sonu, onu sinemaya davet etmeyi planladığımı söylemeyi düşündüm. Sonrasında da rıhtımda yürürdük. Eğer bu iyi giderse, sonra bir cuma gecesi bara gelir, bizim çocuklardan birkaçıyla tanışır, bar kapanana kadar beraber takılırdık. Hatta isterse ikimizin de çalışmadığı bir cumartesi alışverişe giderdik.
Savaştan önce büyükannem ve büyükbabamın evlendiği bombalanmış kilisede evlenmek istediğimi, bütün o bahçesi, havuzu ve yanan fenerleriyle bunun ne kadar güzel olacağını söylemek istedim ona. Birkaç yıl içinde kendi kafemi işleteceğimi, ev kredisi alabileceğimi ve nihayetinde çocuklarım olacağını ve onları Goodison’a2 götüreceğimi söylemek istedim.

İki Japon turist taksiye biniyordu. Binmeden önce tren istasyonunun fotoğraflarını çektiler. Onlara baktı ve güldü.

“İnsan neden bir tren istasyonunun fotoğrafını çeker ki? Özellikle de bu tren istasyonunun. Her an çökecekmiş gibi duruyor.” Yapı iskelesini işaret etti. “Bu sıralar üniversiteye gitmeyi düşünüyor musun?” diye sordu gözlerini yapı iskelesinden ayırmadan.

“Belki seneye giderim” diyerek yalan söyledim. “Henüz karar vermedim.”

1. Ç.N. : Liverpool’un merkezinde yer alan ve 1941’de bombalanan St. Lukes Kilisesi’nin halk dilinde kullanımı.
2. Ç.N. : Everton futbol takımının sahası.